“Ulusların Düşüşü”

The Economist’in ele almış olduğu yazıda, Teksas Üniversitesi ve Brigham Young Üniversitesi’nin derlediği küresel cinsiyetçi kategorilere dikkat çekildi. Bu kategoriler küresel çapta kadınları başarısızlığa uğratan ulusların ortak davranış kriterlerini içeriyor. Bu kriterlerin içinde, cinsiyetçi aile yapısı ve yasalar, eşit olmayan mülkiyet hakları, kız çocukları için erken evlilik, ataerkil ilişkiler, çok eşlilik, başlık parası, erkek çocuk tercihi, kadınlara ve yasal temdit/şiddet gibi kriterler yer alıyor.

Yazı bu kriterlere neden olan olası sebeplere de dikkat çekerken tüm bu dinamiklerin yalnıza kadınları için değil bir ülkenin “şiddetli istikrarsızlığıyla” da yakından ilgili olduğunu vurguluyor.

Ve bugün kabilelerin (klan,boy, aşiret) ya da mezhep ve kavim temellerine dayanan yapılaşmalarının Orta Doğu’da ve Afrika’da Sahel’i saran terör tehditlerinin ana kaynağı olduğu ifade ediliyor.

Dış politika her ne kadar ülkelerin çıkarları ekseninde değerlendirilen bir disiplin olarak ele alınsa da “hayati çıkarlar” güvenliğin çok farklı unsurlarını ve bu unsurların birbiriyle yakından bağlantısını içerir.

Herhangi bir önem sırası atfetmeden birkaçını sıralamak gerekirse; bunun içinde askerî güvenlik, terörizm, siyasi güvenlik, çevre güvenliği, enerji güvenliği, siber güvenlik, toplumsal güvenlik, azınlık güvenliği, gıda güvenliği, göç, ekonomik güvenlik ve elbette ki yazının da temel merkezini oluşturan cinsiyet güvenliği yer alıyor.

Bu dinamiklerin kasti dışsallaştırılması ya da tek eksenli değerlendirmesini “The Economist”, rasyonel bir çerçeveden değerlendirerek bunun “nüfusun yarısını ciddiye almamak anlamına geldiğini” ve bu yüzden “politikacıların dünyayı anlayamadığı” anlamına geldiği ifade ediliyor.

Tüm bu tartışma hattının neden alevlendiğini anlamak ise zor değil. Tartışma tam da Afganistan krizinde, kaba bir ifadeyle dış politikaya yem olan kadınların Taliban yönetiminde yıllar içinde elde ettiği kazanımların artık konuşulan değil görünen tehdidi ile ilgili.

Bu tehdit ise bugün yalnızca Afganistan’ı ilgilendirmiyor.

Kriz olarak adlandırılan ve Afganistan’daki süreçte yürütülen tek söylem politikasının temel paradoksunu Economist şu sözlerle açıklıyor:

“Dışişleri Bakanlığına göre, ABD dış politikası aracılığıyla ‘cinsiyet eşitliğini’ ilerletmeye kararlı. Bir grup şiddet yanlısı kadın düşmanına milyarlarca dolar değerinde silah ve orta büyüklükte bir ülke miras bırakmak, bunu göstermenin tuhaf bir yolu. Tabii ki dış politika zor takaslar içerir…”

Economist, politika yapıcılara şunu öneriyor: “Politika yapıcılar, olağan analitik araçlarına ek olarak, jeopolitiği cinsiyet prizması üzerinden de incelemelidir.”

Barış görüşmelerine kadınlarında katılımının sağlanmasına dikkat çeken yazıda aslında rasyonel bir çerçeveden çok temel bir hesap yapılıyor.

Bu da hükûmetlerin özgürleştirme talebinin insanlığın yarısını dışlamaması anlamına geldiğiyle yakından ilgili.

Ulusal hükûmetlerin temel görevinin tüm bu sayılan cinsiyetçi kategorilerin önüne geçmek olduğu belirtilen yazıda, küresel çapta yürütülen çalışmalarında bu endeksleri yok etmekte etkili olduğu vurgulanıyor.

Yazıda, kırılgan devletler derlemesine dikkat çekilerek en kırılgan 20 ülkenin hepsinde bulunan ortak bir paydaşa dikkat çekiliyor. Bunlardan sadece biri, kırılgan devletlerdeki “çok eşlilik” uygulaması. Örnek olarak ise “Gine’de 5 Eylül’de yaşanan darbe ve bu ülkede 15-49 yaş arası evli kadınların” yüzde 42’sinin çok eşli evlilikler içinde bulunduğu ortaya koyuluyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir